x_akbulut @ hotmail.com

Kış, doğal canlı yaşamının ve kullanmakta olduğumuz zaman diliminin bir parçasıdır. Bu zaman dilimi kimi yerde işkence, kimi yerde eğlencedir.
Sanırım önce işkence olan yanından söz etmeliyiz.
-Kış özellikle coğrafyanın yüksek rakımlı olduğu yerde metrelerce kar yağışıyla birlikte kapanan yollar,
-Tipiden çıkılamayan sokaklar,
-Yakıt olmadığında soğuktan donan insanlar,
-Barınma ihtiyacı olan canlıların donma tehlikeleriyle,
-Yiyecek bulamayan yaban hayvanlarının açlıktan ölmesiyle,
-Ulaşılamayan köylerde oluşan doğum sorunları ve çığ düşen yerlerde yaşanan sağlık sorunlarının oluşturduğu sıkıntıları görünce elbette ki işkencedir, eziyettir.
-Ayrıca o coğrafyada yaşayan insanların en az beş ay gibi tüm bu zorluklardan ve işkenceden kurtulmak üzere büyük kentlere göç etmek istemeleri ve o doğal coğrafyayı terk etmeleri işin vahametini de anlatıyor olsa gerek.
Tüm bunları düşünürken şimdi de kışın ve karın eğlence olan yanından söz edelim isterim.
O güzelim doğallığın yaşandığı yerleri görmek ve eğlenceli hale getirmek için insanların ne müthiş mücadele ettiklerini, uçak, tren, otobüs ya da kendi otomobilleriyle ulaşabilmek için çırpındıklarını görür gibiyiz. Hele o güzellikler içinde atlı kızaklara binmek, buz üstünde kayak yapmak olunca değmeyin keyiflerine… Ya da o yüksek rakımlı yerlerden yüzlerce hatta binlerce metre aşağılara bir çift paten veya kayak takımlarıyla süzülmek insanın adrenalini doruklara çıkarmaz mı? Ha unutmadan söylemek gerek ki tatlı suyu bulunan doğunun engin gölünün (denizinin) kış olunca yarım metreleri bulan kalınlıktaki buz tabakasını kazmalarla kırarak eskimo usulü çıkarılan sarı balığın tereyağında kızartılmış lezzetine doyum olur mu sanırsınız?
Aslında bu yazıyı yazmama neden olan işkence mi ya da eğlence mi fikrini oluşturan repliği bir gazeteci arkadaşımdan Nevin Özbar’dan almış oldum. O arkadaşım ki şöyle diyordu yazısında “Kış mevsiminde hiçbir şey, karlı kaplı sokaklar ve çam ağaçları kadar güzel olamaz sanırım. Bu manzarayı görünce bir iki fincan kahve… Tam da olmak istediğim gibi çocukluktan kalma bir arzumu yeniden yaşarmışçasına…” İşte o an bu yazı fikri gelişti ve çocukluktan yaşayamadığımız ya da yaşayıp ta uzun zaman ayrı kalmış olduğumuz özlemlerle buluşmanın da zamanı gelmiştir diye düşündüm.
İnsanlar geçmişsiz yaşayamadığı gibi, geleceklerini de şekillendirmenin biraz da geçmişle ilgili olduğunu bilmelidir sanırım. Nasıl ki bu arkadaşımızın karla gelen mutluluğu yaşaması bir eğlenceyse karla gelen zorlukların da bir işkence olduğunu mutlak bilmemizde yarar vardır. Ne yazık ki bazen eğlenceyle işkence eşit kollu terazinin iki kefesini dengeleyebiliyormuş. O iki kefenin gözlerinin birisi mutluğu tartarken diğeri de işkenceyi tartıyor. İnsan yaşamı da zaten böyle değil mi? Kimi zaman zorluklar kimi zamanda mutluluklar, sefalar. Yani sözün kısası yaşam inişli çıkışlı, engebeli, sarp kayalıklı bazen de düz ovaların engin ince uzun yollarıyla sürüp gider. Ancak, her insan ister ki hep mutlulukla, zevkle, sefayla yaşayalım fakat her zaman da umduğumuz gibi gitmiyor. Nevin Özbar’ın olduğu gibi zorluklardan bile mutluluk çıkarmanın mümkün olduğu bir dünyada yaşayalım.